Yola çıktıklarını, yolda bulduklarıyla değiştirenlerden mi bahsediyorduk en son? Dün uğruna mücadele ettiklerini, bugün bir çırpıda kenara fırlatanlardan mı? Yoksa insan kullanmayı marifet, kişisel menfaati dostluğun ve yol arkadaşlığının önüne koymayı bir “başarı” sananlardan mı?
Şöyle bir etrafınıza bakın; ne kadar tanıdık değil mi bu manzara?
Bir dönem aynı masada oturdukları, aynı ekmeği bölüştükleri insanları, zamanı gelince hiç tanımamış gibi davrananlar var aramızda. Dün omuzlarında yükseldikleri insanlara, bugün ulaştıkları o suni zirvelerden tepeden bakanlar var. Kendilerini herkesten akıllı, herkesten kurnaz, herkesi de kandırılabilir zannedenlerin sayısı hiç de az değil. Oysa bu hayatta zamandan ve mekandan bağımsız, değişmeyen, sarsılmayan bir kural vardır: Herkes yaptığının karşılığını er ya da geç görür.
Bugün size kapılar açan o makamlar gün gelir değişir; sığındığınız o konforlu koltuklar boşalır; etrafınızı saran, egoları besleyen o sahte alkışlar bir gün mutlaka diner.
Asıl mesele, gücü elinde bulundurduğun o şaşaalı zamanlarda güçlü görünmek ya da güç devşirmek değildir. Asıl mesele; rüzgar tersine döndüğünde, şartlar değiştiğinde ve o parlak spotlar üzerinizden çekildiğinde de “aynı insan” olarak kalabilmektir. Dostluğu hiçbir çıkar terazisinde tartmayan, vefayı bir semt adı değil bir borç olarak gören, doğrularını günlük küçük hesaplara kurban etmeyen insanlar hâlâ varsa; bu hayatta, bu şehirde umut da halâ var demektir.
Şimdi bir kez daha, daha gür bir sesle soralım:
Nerede kalmıştık?
Eğer bana sorarsanız; ben, fırıldak gibi dönenlerin, rüzgara göre yön değiştirenlerin uzağında; halâ insanlığın, vefanın ve karakterin en büyük değer olduğuna inananların tam yanında kaldım.