10 Nisan 2026 Cuma
Bugün bayram…

Ama sanki sadece takvimde yazan bir gün değil bu.
İçimde bir yerlerde kıpırdayan o eski heyecanın, o tarifsiz çocukluk coşkusunun sesi gibi…
Bilmiyorum, bayramın manevi ruhunu mu özledim, yoksa çocukluğumu mu…
Ama bir şey kesin; bindim bir zaman kapsülüne, gidiyorum.
Doğruca çocukluğumun bayram sabahlarına…
Evde bir ses yankılanıyor önce…
Annemin sesi değil bu sefer, daha tanıdık, daha neşeli…
Televizyondan yükselen o şarkı:
“Bugün bayram, erken kalkın çocuklar…”
Evet, annem uyanmamızı böyle sağlardı.
O şarkı çaldı mı, uyumak mümkün değildi zaten.
Bayram gelmişti bir kere…
Sonra o tatlı telaş başlardı.
Ama asıl beklenen bir an vardı:
Babamın bayram namazından dönüşü…
Kapı açıldığında içeri giren sadece babam olmazdı aslında.
Bayram da onunla birlikte girerdi eve.
Hemen sıraya girerdik.
El öpmek için…
O an, bayramın başladığı andı bizim için.
Sonra kahvaltı…
Ama öyle sıradan değil.
Bayram kahvaltısı…
Ardından en heyecanlı anlardan biri:
Bayramlıkları giymek.
Kardeşimle birbirimize bakar, sonra kendi etrafımızda dönmeye başlardık.
Bir oyun tutturmuştuk kendimizce…
“Kimin elbisesi daha çok kabaracak, kiminki balon gibi şişecek?”
Çocukluk işte…
Küçük şeylerden kocaman mutluluklar çıkaran bir dünya…
Sonra yola çıkılırdı.
Mahallemizin taksicisi Emin amca…
Bizi alır, köye götürürdü: Kurfallı’ya…
Orası başka bir dünyaydı.
Anneannemin evi…
Kocaman sofralar…
Kalabalık…
Gülüşler…
Ve o çorba…
Her bayram olur muydu bilmiyorum ama benim hafızamda hep var:
Sütlü, şehriyeli bir çorba…
Sevmezdim aslında.
Ama işte…
Bazı tatlar sevilmese bile unutulmaz ya…
Onun gibi…
Sonra bayramlaşmalar…
Ardından kuzenle birlikte köy sokaklarında şeker toplama yarışı…
Silivri’de bayramlarda çikolata verilirdi, market şekerleri…
Ama köyde…
Ah o köyde…
Renkli leblebi şekerleri…
Yanında fıstık…
İşte bayramın en güzel hali buydu benim için.
Gün bitmezdi sanki…
Ama aslında daha bitmemiş olurdu.
Bu kez tren yolculuğu…
İstanbul’a…
Fatih’e…
Büyük halaya…
O eski İstanbul…
Bayram günü…
Kalabalık, cıvıl cıvıl sokaklar…
Sokak lezzetleri, satıcı sesleri…
Ve halamın evi…
O sofrayı unutmak mümkün mü?
Hani derler ya, “kuş sütü eksik”…
Aynen öyle…
En sevdiğim yemek:
Zeytinyağlı biber dolması…
Bir gün anneme sormuştum:
“Nasıl bu kadar güzel yapıyor?”
Cevap kısa ama anlamlıydı:
“Eskiden Sarıbekirlerin konağında aşçılık yapmış…”
Demek ki emek, nereye dokunsa iz bırakıyordu…
Zaman kapsülü yavaşça duruyor şimdi.
Gözlerimi açıyorum.
Bugün yine bayram…
Ama artık o çocuk değilim.
Yine de…
İçimde hâlâ o çocuk yaşıyor.
Şarkıyı duyunca heyecanlanan…
Bayramlığıyla dönen…
Şeker peşinde koşan…
Belki de bayram dediğimiz şey tam olarak bu:
İçimizdeki çocuğu unutmamak…
Ve her şeye rağmen…
Onunla birlikte gülümseyebilmek…
İçimizdeki o küçük çocuğun bayram heyecanı hiç bitmesin…
İyi bayramlar…